İstanbul İlinde Öğrenci Olmak
İstanbul'da öğrenci olmak, aslında hangi kampüsün öğrencisi olduğuna göre baştan tamamen farklı bir hayat kurmak demek. Aynı şehirde okuyan iki arkadaşın günleri birbirine hiç benzemeyebiliyor; biri sabah vapurla kampüse gidip akşam iskelede oturup vakit geçirirken, öbürü metrobüs kalabalığında yol alıp akşam otobüs durağında bekleyerek eve dönebiliyor. Bu yüzden İstanbul'da "öğrenci hayatı nasıl geçiyor" sorusunun tek bir cevabı yok; cevap doğrudan kaydolduğun yerleşkeye, o yerleşkenin bulunduğu semtin ritmine bağlı.
Aynı üniversitenin çatısı altında bile bu fark kendini gösteriyor. Mesela Yıldız Teknik'te okuyan biri Beşiktaş'taki Yıldız yerleşkesine gidiyorsa günü çarşı, sahil, akşam buluşmaları etrafında şekilleniyor; aynı okulun Davutpaşa'daki yerleşkesine giden arkadaşı ise bambaşka bir semt dokusunda, otogara yakın, daha sakin bir çevrede okuyor. İkisi de aynı diplomayı alacak ama üniversite yılları boyunca yaşadıkları gündelik hayat, arkadaş çevresinin toplandığı mekânlar, akşamları nerede vakit geçirdikleri birbirinden oldukça farklı oluyor. Marmara'da da benzer bir durum var: bazı fakülteler Kadıköy tarafında köklü bir semt dokusuna karışırken bazı fakülteler şehrin daha yeni gelişen, henüz oturmamış bir bölgesinde eğitim veriyor. Bu yüzden İstanbul'da tercih yaparken sadece bölüm ve üniversite adına bakmak yetmiyor, hangi yerleşkeye kayıt olacağını da öğrenmek gerekiyor.
Çeper kampüslerde okuyanlarda zamanla tekrar eden bir his ortaya çıkıyor: merkezden kopukluk. Şehrin ana sosyal hayatının döndüğü semtlerden uzak bir yerleşkede günlerini geçirenler, hafta içi derse gidip gelmek dışında şehirle bağının zayıfladığını hissedebiliyor; arkadaş çevresi genellikle aynı yerleşkedeki insanlarla sınırlı kalıyor, çünkü şehrin öbür ucuna gidip gelmek günü yiyor. Bu tek bir yerleşkeye özgü değil, şehrin kenarına düşen birkaç kampüste benzer şekilde yaşanan bir durum; oraya kayıt olan öğrenci bunu ilk dönemde fark edip sosyal hayatını buna göre kurmayı öğreniyor.
Buna karşılık, yerleşkesi şehrin daha canlı bir noktasında olan biri için gün bambaşka akıyor. Ders çıkışı arkadaşlarla oturacak bir kahve bulmak, akşam sınıf arkadaşlarıyla plansız bir yerde buluşmak, hafta sonu okulun bulunduğu semtte dolaşmak kolaylaşıyor. Kampüsün kendisi kadar, içine düştüğü mahallenin karakteri de günlük ruh haline karışıyor; sakin bir semtte okuyan biri daha içine kapanık, kalabalık bir semtte okuyan biri daha çok insanla iç içe bir üniversite hayatı yaşıyor.
Arkadaşlık kurmak açısından ilk dönemde benzer bir şeyden bahsediliyor: sınıf ve bölüm içi yakınlaşma nispeten hızlı oluyor, çünkü herkes aynı derse aynı saatte gidip geliyor ve bu ortak rutin kendiliğinden bir yakınlık yaratıyor. Şehrin kalabalığı ilk bakışta insanı yalnızlaştıracak gibi görünse de, kampüs içindeki küçük topluluklar — aynı kulüp, aynı sınıf, aynı yurt katı — bu büyük şehrin içinde küçük ve tanıdık bir çevre oluşturuyor. Kampüs kulüpleri, öğrenci toplulukları ve fakülte etkinlikleri, şehrin genel kalabalığından bağımsız, kendi içinde işleyen bir sosyal hayat kuruyor; ilk arkadaşlıklar da genelde bu ortak zeminlerde kuruluyor.
Sıradan bir gün, hangi yerleşkede olduğuna göre değişse de genel bir kalıba oturuyor: sabah bir aktarmalı yolculuk, gün içinde dersler arası kampüs içinde ya da hemen çevresinde geçen kısa molalar, akşam ya arkadaşlarla kampüs yakınında oturmak ya da uzun bir yolculukla eve dönmek. İstanbul'da öğrenci olmanın en belirgin özelliği belki de bu: şehrin kendisi devasa ve karmaşık olsa da, gerçek hayatın çoğunlukla kendi yerleşkenin çevresine sıkışan, kendi ölçeğinde küçük bir dünyada geçmesi.
Yükleniyor...
