Artvin İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Artvin'e otobüsle gelenler için son birkaç saat hep aynı hikâyeyi anlatır: yol dönüşten dönüşe geçer, göz virajlardan başka bir şey görmez, telefon şarjı biterken "acaba daha ne kadar var" diye sorulur. Trabzon'dan ya da Erzurum'dan gelen otobüs uzun sürüyor, çünkü şehir düz bir hatta değil, dağların arasında saklı bir yerde duruyor. İlk izlenim aslında yol bitmeden başlıyor: bu şehre kolay ulaşılmayacağını daha valizini toplarken hissediyorsun.
Otobüs son viraja girip şehir aniden karşına çıktığında ise gözünün alıştığı hiçbir şehir görüntüsüne benzemez burası. Ev üstüne ev değil, yamaç üstüne yamaç var. Binalar yatay değil dikey dizilmiş gibi durur, sanki biri bütün mahalleyi bir dağın yan yüzüne yapıştırmış. İlk kez gelenler burada birkaç dakika sadece etrafa bakarak duruyor, çünkü "şehir merkezi" dediğin yer bir düzlük değil, bir yamaç boyunca uzanan ince bir şerit.
İlk gün genelde bir de küçük bir şaşkınlık yaşanır: birileri "Karagöl'e gidelim" der, sonra kimin hangi Karagöl'den bahsettiği anlaşılmaz. Borçka tarafında bir Karagöl vardır, Şavşat tarafında başka bir Karagöl. İkisi de birbirinden habersiz, ayrı vadilerde duran ayrı göller. Yeni gelenler bunu genelde ilk hafta içinde birine sorup öğreniyor, sonra bir daha karıştırmıyor.
Şehre ilk giriş insanı ürkütmez ama alçakgönüllü kılar. Buranın kendi kurallarıyla yaşayan bir yer olduğunu, geldiğin şehrin ölçülerine göre değil kendi coğrafyasına göre şekillendiğini daha ilk bakışta anlarsın. Kimi bunu sıkıcı bulur, kimi de tam da bu yüzden şehre bir anda ısınır; çünkü gördüğü hiçbir şey klişe bir Karadeniz kartpostalına benzemez.
İlk haftalarda asıl şaşırtan, şehrin küçüklüğü değil, her yerin bir yokuşla başlayıp bir yokuşla bitmesi. Markete inmek bile küçük bir yürüyüş planı gerektiriyor, çünkü düz yol neredeyse yok. Ama bu durum kısa sürede alışkanlığa dönüyor. Bir ay sonra aynı yokuşlar artık fark edilmeyen, günlük hayatın doğal bir parçası hâline geliyor.
Artvin'i tek kelimeyle anlatmak gerekirse çoğu öğrencinin aklına "sarp" geliyor. Hem coğrafi anlamda, hem de ilk bakışta bıraktığı izlenim anlamında. Ama bu sarplık zamanla insana tuhaf bir güven duygusu da veriyor: şehir küçük, yönünü kaybetmek zor, birkaç gün içinde nerenin nereye baktığını çözüyorsun. İlk gün kaybolmuş hissi veren o dik sokaklar, bir süre sonra "buranın insanı buraya alışık" dedirten bir tanıdıklığa dönüşüyor.
Yükleniyor...
