Lefkoşa İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Uçaktan indiğin an ilk şaşkınlık başlıyor: deniz yok. KKTC deyince çoğu kişinin kafasında plaj, kumsal, deniz kokusu canlanıyor. Lefkoşa'ya gelenler bunun burada geçerli olmadığını hemen fark ediyor. Şehir adanın ortasında, ova düzlüğünde kurulu. Ercan'dan şehre inerken pencereden gördüğün şey deniz değil, geniş ve düz bir tarım arazisi oluyor. Bu ilk izlenim bazı öğrencide hafif bir hayal kırıklığına dönüşebiliyor, çünkü zihninde kurduğu "ada hayatı" biraz farklı bir şeye evriliyor. Ama bu aynı zamanda şehri daha net tanımanın da başlangıcı oluyor: Lefkoşa bir tatil beldesi değil, bir başkent.
Şehre asıl girdiğini hissettiren yer, o düzlüğün ortasında birden karşına çıkan taş çember. Suriçi'nin surları başka hiçbir yerde görmediğin bir şekle sahip: dairesel, burç burç örülmüş, kalın taş bir halka. Gazimağusa'yı ya da başka bir surlu liman şehrini görmüş olanlar bile buraya geldiğinde farkı hemen anlıyor. O şehirlerde sur kıyıyı korur, burada sur kendi başına bir geometri kuruyor, düz ovanın ortasında adeta bağımsız bir şekil çiziyor. İlk kez o daireye girip dar sokaklarda yürüdüğünde, dışarıdaki modern şehirle burasının aynı yer olduğuna inanmak biraz zaman alıyor.
Bölünmüş bir başkentte okuyacağını bilerek gelen öğrenci, ilk günlerde bunun nasıl bir şey olduğunu merak ederek geliyor. Kafasındaki resim çoğu zaman gerilimli, tedirgin bir sınır hattı oluyor. Gerçek tablo bundan oldukça sakin. Geçiş noktaları şehrin gündelik dokusunun sıradan bir parçası. İnsanlar oradan geçiyor, kontrolden geçip öbür tarafa gidip geliyor, bu bir mesele değil, bir rutin. İlk defa o kapılardan birinin yanından geçtiğinde beklediğin gerginliği bulamıyorsun; bulduğun şey, sıradan bir şehir köşesi.
Şehrin genel havası ilk haftalarda insana güven veriyor. Küçük ölçekli bir başkent olması, kalabalığın seni yutmadığı hissini erken veriyor. Sokakta kaybolma korkusu büyük şehirlerdeki gibi değil, çünkü referans noktaları hızlı öğreniliyor: sur, bir kapı, bir meydan. Yeni gelen bir öğrenci için bu, ilk haftanın en rahatlatıcı tarafı oluyor.
Uyum süreci genelde hızlı işliyor, çünkü şehir kendini fazla saklamıyor. Ne çok karmaşık bir ulaşım ağı var ne de anlaşılması güç bir düzen. Birkaç gün içinde hangi yönün nereye çıktığını, hangi kapının hangi tarafa açıldığını kavrıyorsun. İlk izlenim zamanla köşelenmiyor, tam tersine yumuşuyor; başta "deniz yok, garip bir şehir" diye düşünen öğrenci, bir ay sonra bu şehri kendi mantığıyla okumaya başlıyor.
Lefkoşa'yı tek kelimeyle anlatmak istersen aklına en çok "sakin" ya da "iç" kelimesi geliyor. Kıyıdan uzak, gürültüden uzak, kendi ritmiyle akan bir yer. İlk gelen için bu biraz beklenmedik bir şehir. Ama alışması zor bir şehir değil.
Yükleniyor...
