Diyarbakır İlinde Kültür ve Sanat
Diyarbakır'da kültürel hayatın çoğu üniversite kulüplerinden çok şehrin kendisinden geliyor — ama ikisi de var. Dicle Üniversitesi'nde çok sayıda öğrenci topluluğu faal ve bunların arasında en çok rağbet göreni halk oyunları; her yıl düzenlenen şenlik, kampüs takviminin en çok beklenen etkinliklerinden biri. Bunun dışında bölüm bazlı öğrenci toplulukları, kulüp etkinlikleri ve ara sıra düzenlenen söyleşiler kampüs içi sosyal hayatı besliyor; büyük şehirlerdeki gibi haftalık yoğun bir etkinlik takvimi beklemeden, ama tamamen boş da olmayan bir tablo bu.
Şehrin asıl kültürel derinliği kampüsün dışında, Suriçi'nde yaşanıyor. Ulu Cami avlusu buraya gelen herkesin ilk fark ettiği şey oluyor — Suriçi'nin bütün dar sokakları neredeyse bu avluya çıkıyor, dolayısıyla şehri tanımaya başlamak için doğal bir başlangıç noktası burası. Buradan başlayıp dar sokaklarda yürümek, El-Cezerî'nin güneş saatini görmek, sonra çevredeki tarihi dokuya dağılmak — bu, ders arasında ya da hafta sonu tek başına ya da birkaç arkadaşla yapılabilecek, param yok bahanesinin işlemediği bir gezinti. Aynı dokunun içinde Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğduğu ev bugün müze olarak ziyarete açık; tamamen bazalttan, avlulu, mevsimine göre bölümlere ayrılmış bu ev, şehrin kara taşının sadece surlarda değil sıradan bir konut mimarisinde de nasıl yaşadığını gösteriyor. Yakınındaki Ziya Gökalp Müzesi ve Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi ile birlikte, edebiyat meraklısı biri için Suriçi'nde küçük bir yürüyüş rotası çıkıyor ortaya.
Diyarbakır'ın UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alması — surlar ve Hevsel Bahçeleri ikilisiyle — burada okuyan öğrencinin şehre bakışını zamanla değiştiren bir şey. İlk geldiğinde sadece "eski bir şehir" gibi görünen yer, zamanla dünya mirası listesinde adı geçen bir kültürel peyzajın içinde yaşadığının farkına varılan bir yer hâline geliyor. Bu, günlük hayatı süsleyen soyut bir bilgi olmaktan çıkıp, Dicle kıyısında yürürken ya da surların üstünden geçerken hissedilen somut bir şeye dönüşüyor — çoğu öğrenci bunu ailesine ya da başka şehirden arkadaşına anlatırken fark ediyor aslında.
Şehrin sözlü kültürü de kampüs dışında, ama ulaşılabilir bir mesafede yaşıyor. Dengbêj Evi, Sur'da eski bir Diyarbakır evinde, dengbêjlerin — Kürtçe sözlü anlatı ve müzik geleneğinin taşıyıcılarının — bir araya geldiği, haftanın çoğu günü ziyarete açık bir mekân. Buraya gitmek bir konser ya da tiyatro biletinin yerini tutmuyor ama başka hiçbir şehirde rastlanmayacak, yaşayan bir geleneğe tanıklık etmek isteyenler için farklı bir deneyim sunuyor; çoğu ziyaretçi burayı sessiz, samimi bir atmosfer olarak tarif ediyor. Şehrin daha eski katmanlarına inmek isteyenler için de kuyu karpuzculuğu geleneği — Dicle kıyısındaki kuyularda, güvercin gübresiyle yapılan bu kadim tarım yöntemi ve buna bağlı boranhane kültürü — kent tarihini anlatan rehberli turlarda ya da müze ziyaretlerinde karşılarına çıkan, gündelik hayatın köklerine dair bir ayrıntı oluyor.
Büyük şehirden gelen biri için eksik hissedilen taraf, düzenli işleyen bir sinema-tiyatro-konser sirkülasyonunun aynı yoğunlukta olmaması olabilir; bu konuda net bir tablo vermek güç, çünkü güncel etkinlik takvimi zamanla değişiyor. Ama tarihi doku, müzeler ve sözlü kültür mekânları bu boşluğu farklı bir şekilde dolduruyor — kültürel hayat burada sahne almaktan çok, sokakta, evde, avluda yaşanan bir şey. Bu yüzden Diyarbakır'daki kültürel deneyim, hazır bir etkinlik takviminden çok, kendi başına keşfetmeye açık bir şehir dokusu sunuyor.
Yükleniyor...
