Diyarbakır İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Diyarbakır'a ilk gelenlerin çoğu, otobüsten ya da uçaktan indikten sonra şehri asıl tanımaya Suriçi'nde başlıyor — ve orada karşılaşılan ilk şey renk. Türkiye'nin güneydoğusundan bahsedince zihinde beliren sarı-bej taş dokusu burada yok; sokaklar, duvarlar, avlular siyah bazalttan. İlk bakışta biraz sert, biraz ağır gelen bu renk, birkaç gün içinde şehrin karakteri gibi görünmeye başlıyor — güneşin altında koyu, akşamüstü ışığında neredeyse mor bir tona dönüyor. Farklı bir şehirden gelenlerin "burası beklediğimden bambaşka" dediği ilk şey genellikle bu oluyor.
İkinci şaşırma coğrafyayla ilgili. Mezopotamya'dan söz edilince akla düz, uçsuz bucaksız bir ova geliyor; ama şehir aslında geniş bir bazalt platonun kenarında, Dicle vadisinden epey yukarıda kurulu. Bu yüzden surlara ya da vadiye bakan bir noktaya çıkıldığında şehir "aşağıda" değil, insan onun üstünde duruyormuş gibi bir hisle karşılaşıyor. Sur hattı ile Hevsel'in yeşil vadisi yan yana göründüğünde — siyah taş halkanın hemen dibinden başlayan o geniş yeşillik — telefonu çıkarıp fotoğraf çekmek isteyeceğin ilk manzara bu oluyor. Şehrin siluetini tarif eden görüntü gerçekten bu ikili: kara sur, yanında akan nehir vadisi.
Suriçi'nde yön bulmak ilk günlerde biraz kafa karıştırıcı olabiliyor — sokaklar dar, birbirine benzer köşelerle örülü. Ama kısa sürede fark ediyorsun ki bütün yollar aslında bir noktaya, Ulu Cami'nin olduğu meydana çıkıyor. "Nerede olduğumu bilmiyorum" hissi bastığında Ulu Cami'ye yönelmek işe yarıyor; bu yüzden ilk haftalarda kendine bilmeden bir referans noktası ediniyorsun.
Bir diğer düzeltme büyüklükle ilgili. Uzaktan bakıldığında "orta ölçekli bir Anadolu şehri" beklentisiyle gelenler, merkezdeki kalabalığı, trafiği, AVM'leri, geniş caddeleri görünce şehrin göründüğünden daha büyük olduğunu anlıyor. Bu, ilk günlerde biraz yormasa da, "küçük bir kampüs kasabasına gidiyorum" diye düşünenler için hızlı bir zihinsel ayar gerektiriyor.
Sur'a ilk giden öğrencilerin bir kısmı, geçmişte burada yaşanan çatışma dönemini az çok biliyor ve bazı sokaklarda hâlâ yenilenmekte olan taş evlerle, tamamlanmış cami ve hanların yan yana durduğunu görüyor. Bu tablo şehrin bugünkü yüzünü açıklayan bir arka plan gibi duruyor: bir yanda kalabalık, işlek bir çarşı hattı, öte yanda hâlâ eski hâline dönmeye çalışan sokaklar. Bunu ilk gördüğünde biraz şaşırıyorsun, ama kısa sürede bunun şehrin güncel bir katmanı olduğunu, gündelik hayatı durdurmadığını fark ediyorsun.
Genel olarak ilk hafta, beklenenden daha "şehir" bir yer bulma şaşkınlığıyla geçiyor — kalabalık, hareketli, ama aynı zamanda tarihin hemen yanı başında sürdüğü bir yer. İlk izlenim biraz sert görünse de, gündelik ritme girildikçe bu sertlik yerini bir çeşit alışkanlığa bırakıyor; şehri en iyi anlatan kelime muhtemelen "katmanlı" — hem taşında hem gündeminde, üst üste binmiş birkaç zamanı aynı anda taşıyan bir yer.
Yükleniyor...
