Nevşehir İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Uçaktan ya da otobüsten inip ilk kez Nevşehir'e adım atan birinin kafasında genelde hazır bir görüntü vardır: peribacaları, gökyüzünde balonlar, taştan oyulmuş oteller. Havalimanından şehre doğru yol alırken bu beklenti biraz sarsılıyor — önce çünkü havalimanı merkeze değil, oldukça uzağa, Gülşehir tarafına düşüyor ve oradan doğrudan bir belediye otobüsü ya da toplu taşımayla merkeze inmek mümkün değil; özel servis ya da farklı bir düzenlemeyle yol almak gerekiyor. Sonra da çünkü pencereden görünen manzara hayal edilen kartpostal değil, düz bir yayla ve sıradan bir Anadolu şehir silüeti. Balonlar, peribacaları, o meşhur kayadan oyma manzara aslında merkezin biraz dışında, Göreme, Uçhisar, Avanos gibi yerlerde yaşanıyor; merkeze yerleşen biri bunları görmek istediğinde bilinçli olarak o tarafa gitmesi gerektiğini ilk haftalarda öğreniyor. Bu, hayal kırıklığından çok bir yeniden ayarlanma anı — şehri "Kapadokya'nın ortasında" değil, ona komşu ama kendi hayatını yaşayan bir merkez olarak görmeye başlamak.
Bu ilk şaşırmanın ardından şehir kendi kimliğini yavaş yavaş gösteriyor. Nevşehir adının kendisi bile bir hikâyeye dayanıyor: kelimenin tam anlamıyla "yeni şehir" — Lale Devri'nde bir sadrazamın küçük bir köyü pazar kurup vergi muafiyeti tanıyarak canlandırmasıyla büyümüş bir yermiş. Bu köken hikâyesi merkezde dolaşırken hissedilen bir şeye karşılık geliyor: eski, katmanlı bir kervan şehri havası yerine, daha düz, daha yeni kurulmuş, plana oturmuş bir yerleşim hissi. Yani şehir merkezi, turistik broşürlerdeki gizemli-antik Kapadokya imgesinden çok, sıradan bir il merkezinin günlük ritmiyle karşılıyor gelenleri — ve bu aslında rahatlatıcı bir taraf, çünkü buraya gelen çoğu öğrenci "turist gibi yaşamak" değil, gündelik bir hayat kurmak istiyor.
Yine de merkezin kendine ait bir sürprizi var, bu da şehri tamamen sıradan bir beton yerleşim olmaktan çıkarıyor: Nevşehir Kalesi'nin hemen altında, nispeten yakın zamanda ortaya çıkarılan Kayaşehir. Yıllarca kimsenin bilmediği bir yeraltı dokusunun kentsel dönüşüm sırasında gün yüzüne çıkması, merkezde yaşayanlara "burada da bir şeyler saklıymış" hissi veriyor — şehrin kimliğinin yalnızca çevresindeki ilçelerde değil, ayağının bastığı zeminin altında da bir tarihi olduğunu hatırlatan bir detay. İlk haftalarda bunu duymak, merkezi salt bir "kampüs-yurt-market" üçgeninden ibaret görmemek için işe yarıyor.
Bir de eksiklik hissi var, ama bu daha çok bir alışma meselesi: bazı şehirlerde olduğu gibi ortadan akan bir nehir, kıyısında yürünecek bir su hattı Nevşehir merkezinde yok. Kızılırmak bu ile ait ama Avanos tarafından geçiyor; merkezde günlük hayatın fon müziği bir nehir kenarı değil, daha çok geniş caddeler, meydanlar ve tüf rengi binalar. İlk gelenler bunu bazen fark etmiyor bile, ama şehri "su kenarında yaşanan" bir yer olarak hayal edenler için bu küçük bir düzeltme.
Genel olarak şehir insana tehditkâr ya da kalabalık bir ilk izlenim vermiyor; tam tersine, ölçeği küçük olduğu için ilk günlerden itibaren bir güven hissi oluşuyor — nereye gideceğini hızlı öğreniyorsun, kaybolma korkusu az. Ama bu güven, "her şeyi gördüm" hissiyle karışmamalı; şehrin turistik yüzü biraz uzakta durduğu için merkezde geçirilen ilk hafta biraz sade, hatta biraz durağan gelebiliyor. Zamanla, hem merkezin kendi köşelerini keşfettikçe hem de çevredeki ilçelere gidip gelmeye başladıkça bu ilk sadelik hissi yerini daha katmanlı bir tanışıklığa bırakıyor. Nevşehir'i ilk gün ve bir yıl sonra aynı kelimeyle tarif eden pek az öğrenci var; ama neredeyse hepsinin ortak noktası şehri "sakin" kelimesiyle anması — ne itici bir sakinlik, ne de sıkıcı bir durgunluk, daha çok kendi hızında akan, alışmaya vakit tanıyan bir sakinlik.
Yükleniyor...
