Muğla İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Muğla'ya ilk gelenlerin çoğu, otobüsten indiği ilk dakikada aynı şeyi yaşıyor: deniz nerede? Tercih döneminde "Muğla" yazan pek çok aday, ilin sahip olduğu o meşhur uzun kıyı şeridini kafasında merkeze taşımış oluyor — oysa indiğin yer 670 metre yükseklikte, dört bir yanı tepelerle çevrili bir plato şehri. İlk andaki bu şaşkınlık aslında ortak bir deneyim; birkaç gün içinde "tamam, deniz burada değil, ama bu şehrin kendine ait bir hikâyesi var" demeye başlıyorsun.
Şehre ulaşım biçimi de bu ilk izlenimi güçlendiriyor. Trenle gelmek diye bir seçenek yok, çünkü ilin demiryolu bağlantısı hiç olmamış. Ya uçakla iki havalimanından birine iniliyor ya da doğrudan otobüsle şehre giriliyor; bu da ister istemez "buraya varmak bir yolculuk" hissi veriyor — yakın bir banliyöye gelmek gibi değil, gerçekten başka bir yere gelmek gibi. Havayolundan gelenler için son kısım genelde karayoluyla tamamlanıyor, dolayısıyla ilk saatler koltukta geçen uzunca bir yolculukla başlıyor.
Merkeze adım attıktan sonra dikkat çeken ikinci şey doku farkı oluyor. Saburhane çevresindeki eski mahalleler, bacalı beyaz duvarlı evleriyle daha önce hiç görmediğin bir mimari sunuyor; dar sokaklar, merdivenli geçitler, kendine has bacalarıyla evler — bu görüntü şehri turistik bir kartpostaldan çok, gerçekten yaşanan eski bir yerleşim gibi hissettiriyor. İlk haftalarda ders arasında ya da hafta sonu bu sokaklarda amaçsızca dolaşmak, şehri "tanımaya" başladığın an oluyor.
Hava da beklentiyi sarsan konulardan biri. Ege'ye, güneye gelirken genelde sürekli sıcak ve kuru bir iklim hayal edersin; ama Muğla merkezi kışın oldukça yağışlı, hatta soğuk geçebiliyor. İlk sonbahar yağmurları ve kışın beklenmedik soğukları, "burası da mı böyle üşüyor" dedirtiyor. Bu yüzden ilk dönem valiz hazırlığında güneşlik kıyafetlerden çok, yağmurluk ve kalın giysi eksikliği fark ediliyor genelde — bu da ilk haftaların küçük ama gerçek bir sürprizi.
Bütün bu ilk şaşkınlıklara rağmen şehir tehditkâr ya da yabancı hissettirmiyor; aksine merkez küçük ve sakin olduğu için birkaç hafta içinde nereye gidileceği, hangi sokağın nereye çıktığı çabucak öğreniliyor. İlk izlenim genelde "beklediğimden farklı" oluyor, ama kısa sürede bu farklılık bir hayal kırıklığına değil, şehri kendi haline sevmeye dönüşüyor. Muğla'yı ilk günlerde en iyi anlatan kelime belki de "beklenmedik" — hem coğrafyası hem havası hem de dokusuyla, adayın kafasındaki hazır şablona hiç uymayan, kendi başına bir yer.
Yükleniyor...
