Mardin İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Mardin'e ilk gelişin şekli aslında ilk izlenimi de belirliyor. Şehre doğrudan tren yok, o yüzden çoğu öğrenci ya uçakla gelip Kızıltepe'deki havalimanından şehre iniyor ya da otobüsle, saatlerce süren bir yoldan sonra otogara varıyor. Uçaktan inip servise bindiğinde daha şehri görmeden geçen o yarım saatlik yol bir nevi bekleme süresi gibi işliyor — asıl "işte burası Mardin" hissi, şehir siluetinin ilk kez göründüğü an geliyor.
Ve o an gerçekten fark ediliyor. Otobüsün ya da minibüsün camından, ovaya bakan bir yamacın üzerine kurulmuş, açık sarı taşlarıyla neredeyse toprakla aynı renkte görünen bir şehir çıkıyor karşına. "Beklediğimden farklıydı" cümlesi burada sık kuruluyor — çünkü zihindeki genel "güneydoğu şehri" imgesiyle hiç örtüşmüyor bu manzara. Şehir düz bir ovada değil, ovaya bakan bir tepenin yamacında, basamak basamak duruyor; ilk bakışta bile neden "yamaç şehir" diye anıldığı anlaşılıyor.
Eski Mardin'e ilk adım attığında bu izlenim daha da güçleniyor. Sokaklar dümdüz değil, taş merdivenli ve dar; bazı yerlerde üstü kapalı, kemerli geçitlerden — buradaki adıyla abbaralardan — yürüyorsun ve bir anda gölgeli, serin bir tünelden geçip tekrar güneşe çıkıyorsun. İlk haftalarda bu dokuda yön bulmak biraz kafa karıştırıcı olabiliyor; aynı sokak gibi görünen yerler aslında farklı kotlarda, farklı yönlere açılıyor. Ama birkaç kez yürüyünce bu düzensizlik bir tür alışkanlığa dönüşüyor.
Şehre dair duyulan "Dünya Mirası" söylemi de ilk izlenimler arasında sık karşılaşılan bir konu. Turistik anlatılarda ve bazı sohbetlerde Mardin doğrudan UNESCO listesindeymiş gibi bir hava seziliyor; oysa şehir uzun süredir geçici listede bulunuyor, resmi listeye henüz girmiş değil. Bunu öğrenmek şehri değersizleştirmiyor — sadece dışarıdan duyduğun abartılı anlatıyla gerçek statü arasındaki farkı fark ettiriyor.
Bienal dönemine denk gelenler için ilk izlenim biraz daha farklı şekilleniyor. Tarihi bir kent müzesinin ya da eski bir kahvenin içinde birden çağdaş bir sanat işiyle karşılaşmak, taş duvarların arasında hiç beklenmedik bir enstalasyon görmek — bu tür anlar şehrin sadece "tarihi doku" olmadığını, güncel bir sanat gündeminin de içinden geçtiğini hissettiriyor. Bienal zamanı burada olmayanlar bunu kaçırıyor tabii, ama şehirdeki tarihi mekânların bu tür kullanımlarını görmüş olmak bile şehrin tek boyutlu olmadığını gösteriyor.
Belki de en çok şaşırtan şey iklim oluyor. Yaz aylarında gelenler kavurucu bir sıcaklık bekliyor ve genellikle bunu buluyor da; ama kışın aynı şehre dönmek bambaşka bir deneyim. Şehir yükseklikte olduğu için kış gerçekten sert ve yağışlı geçebiliyor, bu da ilk yılında sadece yazlık kıyafetle gelmiş öğrencileri bir şekilde şaşırtıyor. "Buranın kışı da varmış" cümlesini ilk sömestr sonunda kurmayan öğrenci az.
Bütün bunların toplamında ilk hafta genellikle bir tür "buranın ritmini çözme" süreci gibi geçiyor. Şehir ilk bakışta hem çok tanıdık hem çok yabancı görünüyor — taş, ışık, yokuş, sessizlik bir arada. Zamanla bu ilk şaşkınlık yerini bir tür rahatlığa bırakıyor; birkaç ay sonra aynı sokaklardan geçerken artık hiç durup bakmadığını fark ediyorsun, ama o ilk günün etkisi genelde hafızada uzun süre kalıyor.
Yükleniyor...
