Düzce İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Düzce'ye ilk gelen çoğu öğrencinin kafasında hazır bir resim var: Karadeniz ili demişler, dik yamaçlar, yeşile gömülü bir yamaç kasabası bekliyor insan. Otogardan indiğinde ya da yola dik gözle baktığında bu resmin tutmadığını fark ediyorsun — şehir dümdüz bir ova tabanında oturuyor, sokaklar yokuşsuz, ufuk açık. Dağlar var ama uzakta, ovayı çepeçevre saran bir çerçeve gibi; kentin kendisi o çerçevenin ortasındaki düzlükte. İlk haftanın küçük şaşkınlıklarından biri genelde bu oluyor: "Karadeniz'de böyle düz bir şehir mi varmış" diye düşünenler az değil.
İkinci şaşkınlık denizle ilgili. Düzce'nin Karadeniz ili olduğunu bilip gelen biri, doğal olarak şehrin bir yerinde deniz göreceğini sanıyor. Oysa merkezde deniz yok; Akçakoca ayrı bir ilçe, kendi kimliği olan bir kıyı kasabası ve şehir merkezine belli bir mesafede. Bu hayal kırıklığı yaratan bir şey değil ama zihindeki haritayı düzeltmek gerekiyor — "deniz kenarında okuyorum" beklentisiyle gelenler, denizin ayrı bir gezi planı gerektirdiğini ilk aylarda öğreniyor.
Konum meselesi de kafada başka bir düzeltmeye yol açıyor. Harita üzerinde bakıldığında Düzce, İstanbul ile Ankara'nın neredeyse ortasında, TEM'in üstünde duruyor; bu da "küçük bir il, ne kadar erişilebilir olabilir ki" varsayımını daha ilk günden kırıyor. Ama bu erişilebilirlik büsbütün kolaylık da değil — havaalanı ya da tren yok, her şey karayoluyla, otobüsle yürüyor. Şehir coğrafi olarak iki metropolün tam ortasında ama günlük ulaşım alışkanlığı büsbütün karayoluna bağlı; bu ikisini bir arada tutmayı öğrenmek ilk izlenimin bir parçası.
Biri "nereye gidiyorsun okumaya" diye sorduğunda, çoğu öğrenci er ya da geç Düzce'nin Türkiye'nin en genç illerinden biri olduğunu, bu statüyü aldığı geçmişi anlatmak durumunda kalıyor. Bu bilgiyi ilk öğrendiğinde insanın aklına ağır bir hikâye geliyor olabilir, ama şehirde bu konu günlük hayatta dramatik bir yük gibi taşınmıyor; daha çok "işte böyle bir geçmişi var" diye sakin bir şekilde anlatılan bir gerçek. Zamanla bu bilgi öğrencinin kendi şehir tanımının bir parçası hâline geliyor.
Şehrin genel havasına dair ilk hafta oluşan izlenim genelde "sakin" kelimesinde toplanıyor — kalabalık değil, gürültülü değil, insanı yormayan bir tempo var. Bu izlenim güven verici bir tarafa da işaret ediyor: sokaklar tenha görünse de tehlikeli bir tenhalık değil, daha çok küçük bir yerin doğal durgunluğu. İlk günlerin biraz durağan, hatta biraz "burada ne yapacağım" hissi veren hâli, kampüse ve şehre alıştıkça yerini daha rahat bir günlük rutine bırakıyor; ilk bakışta sade görünen şehir, birkaç hafta içinde tanıdık bir yer olmaya başlıyor.
Yükleniyor...
