Tunceli İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Tunceli'ye ilk gelişin nasıl olduğu, hangi yoldan geldiğine göre bile değişiyor. Elazığ tarafından, Pertek üzerinden feribotla geçenler için ilk görüntü kesinlikle unutulmuyor: göl ortasında, sanki sudan yükselmiş gibi duran bir kale siluetiyle karşılaşıyorsun. Otobüs ya da araba yerine bir süreliğine güvertede beklemek, suyun üstünden ile girmek, daha şehre varmadan anlatılan ilk sahnelerden biri oluyor. Karayoluyla, Erzincan ya da doğrudan Elazığ üzerinden gelenler için ise yol daha uzun ve tek şeritli hissettiriyor; Tunceli'ye trenle ya da uçakla inmek diye bir seçenek olmadığından, şehre varış her zaman biraz emek isteyen, sabır gerektiren bir yolculuğun sonunda geliyor.
Yol boyunca dağların arasından geçe geçe gelirken, merkeze yaklaştığında beklemediğin bir şeyle karşılaşıyorsun: birden önüne bir vadi açılıyor ve şehir, suyla iç içe bir görüntüyle karşılıyor seni. Munzur Çayı'nın kent merkezinden geçtiğini önceden okumuş olsan da, otobüsten inip suyu ilk kez gördüğünde "demek gerçekten burada" dediğin bir an oluyor. Kurak, taşlık bir Doğu şehri beklentisiyle gelenler için bu ilk manzara genelde şaşırtıcı; karşılarına çorak bir görüntü değil, yeşil yamaçlar arasında akan bir su çıkıyor.
Şehrin ölçeği de ilk günlerde üzerinde durulan bir konu. "İl merkezi" kelimesinin çağrıştırdığı büyüklükle karşılaştığın yer arasında bir fark var; merkez, daha çok bir kasaba ölçeğinde karşılıyor seni. İlk yürüyüşte merkezin sınırlarını çabucak keşfetmiş oluyorsun, bu da bir yandan "burada kaybolmam" güvenini veriyor, bir yandan "bu kadar mı" sorusunu akla getirebiliyor. Genelde birkaç gün içinde bu ölçek insanı şaşırtmaktan çıkıp normalleşiyor; şehir küçük ama nereye gideceğini bilmek kolay olduğu için ilk haftalarda kaybolma kaygısı pek yaşanmıyor.
Buraya gelmeden önce kulağa bir şekilde çalınan bir şey daha var: Tunceli'nin eğitimli, okuma yazma oranı yüksek bir şehir olarak anılması. İlk günlerde bunun somut bir karşılığını görüp görmediğini sorgulayabiliyorsun; kesin bir kanıt aramak yerine, şehirdeki genel havanın sakin ve düzenli olması bu algıyı destekleyen bir izlenim bırakıyor. Bu, ilk haftalarda şehre karşı bir güven duygusu oluşturan unsurlardan biri.
İlk izlenim genelde zamanla derinleşiyor, değişmiyor. İlk günlerde "küçük, sakin, suyla çevrili" diye tarif ettiğin şehir, birkaç hafta sonra da aynı kelimelerle anılmaya devam ediyor; sadece bu sakinliğin ne anlama geldiğini daha iyi kavramış oluyorsun. Atmosferi tek kelimeyle özetlemek gerekirse akla gelen kelime "sakinlik" oluyor — ne büyük şehrin kalabalığı, ne tamamen ıssız bir taşra hissi; ikisinin arasında, suyla ve dağla çevrili, kendi ritmini bulmuş bir yer.
Yükleniyor...
