Giresun İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Otobüsten indiğin ilk an, gözün önce denize gider, sonra kendini toplar ve karşıda bir şeyin durduğunu fark eder: küçük, kayalık, üstünde yeşillik olan bir ada, tam şehrin karşısında sabit duruyor. Bu görüntü ilk gelenler için şaşırtıcıdır, çünkü Karadeniz denince akla gelen manzarada böyle bir şey yoktur — burada var, ve şehrin neredeyse her noktasından, yürürken bir ara başını çevirdiğinde karşına çıkıyor. İlk günlerde bunun ne olduğunu sorup öğreniyorsun, sonra bir süre sonra artık sormuyorsun bile, sadece oradaki sabit varlığıyla şehrin arka planına yerleşiyor.
Şehre ilk günlerde en çok şaşırtan şeylerden biri de merkezin ne kadar dik ve inişli-çıkışlı olduğu. Bir yanı denize açılırken diğer yanı hemen yükseliyor, ve yürürken fark ediyorsun ki başını kaldırdığında hep yüksek bir tepe seni izliyor gibi duruyor — sonradan öğreniyorsun ki bu kale, ve merkezden yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşle oraya çıkmak mümkün. İlk hafta içinde bu çıkış genelde bir kere denenir, hem şehri yukarıdan görmek hem de "buraya geldim" hissini yaşamak için. Yukarıdan bakınca şehrin ne kadar dar bir şeride sıkıştığını, denizle tepeler arasında nasıl sıkışık bir hat üzerine kurulduğunu daha iyi anlıyorsun.
Giresun'a ilk gelen öğrenciyi asıl şaşırtan şey genellikle havası oluyor — özellikle sonbahar ya da kış aylarında gelenler, gökyüzünün ne kadar sık kapalı kaldığını, yağmurun günlük hayatın sıradan bir parçası olduğunu fark ediyor. İlk haftalarda bu biraz yorucu gelebilir, ama zamanla bunun şehrin doğal ritmi olduğu kabulleniliyor ve yanına her zaman bir şemsiye almak alışkanlık haline geliyor. Şehir küçük olduğu için ilk günlerden itibaren bir güvenlik hissi de veriyor; kalabalık bir metropolün karmaşası yok, insanlar birbirine daha yakın duruyor, bu da yeni gelen biri için ürkütücü değil, tam tersine rahatlatıcı bir ilk izlenim oluşturuyor.
Şehrin takvimine denk gelirsen, ilk izlenim biraz daha farklı şekilleniyor. Mayıs ayında buraya gelen ya da o dönem şehirde olan öğrenciler, Aksu kıyısında toplanan kalabalığa, oradaki törenlere denk gelip "burada gerçekten yaşayan bir gelenek var" hissine kapılıyor. Bu, şehrin sadece doğal güzelliklerden ibaret olmadığını, kendine özgü bir takvimi ve buluşma noktası olduğunu ilk elden gösteren bir an oluyor — sonraki yıllarda da bu tarihi işaretleyip aynı kalabalığa katılan öğrenci sayısı az değil.
İlk haftalar genellikle uyum açısından zor geçmiyor; şehir küçük olduğu için yön bulmak, mekânları tanımak fazla vakit almıyor, ve merkezin sınırlı olması aslında yeni gelen biri için bir avantaja dönüşüyor. Zamanla ilk bakışta "sakin, biraz durağan" gibi görünen şehrin, aslında kendi içinde bir hareketliliği ve karakteri olduğu fark ediliyor. Giresun'u tek kelimeyle anlatmak gerekirse, akla ilk gelen kelime genelde "sakin" oluyor — ama bu sakinliğin içinde, ilk bakışta görülmeyen bir yoğunluk ve kendine has bir ritim saklı.
Yükleniyor...
