Yalova İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
İlk gün Yalova'ya nasıl gelindiğine göre değişse de, hemen herkesin ortak bir şaşkınlığı oluyor: "İstanbul'a bu kadar yakın bir yer nasıl bambaşka bir il olabilir?" Çünkü buraya gelmeden önce Yalova kafalarda İstanbul'un bir uzantısı, bir sayfiye ilçesi gibi konumlanıyor. Oysa şehre adım atınca kendi valiliği, kendi ritmi, kendi gündemi olan ayrı bir il kimliğiyle karşılaşıyorsun. İlk haftalarda bu ayrımı fark etmek biraz zaman alıyor ama bir kere oturunca Yalova'yı "İstanbul'un yan mahallesi" gibi değil, kendi başına bir şehir olarak görmeye başlıyorsun.
Bir yandan da tam tersi bir şaşkınlık yaşanıyor: Marmara'da bir il denince akılda büyük bir ölçek canlanıyor, ama şehre varınca ne kadar küçük olduğu kısa sürede fark ediliyor. Merkezi bir günde uçtan uca dolaşmak, birkaç haftada "nerenin nerede olduğunu" öğrenmiş olmak mümkün. Bu küçüklük ilk başta "acaba burada dört yıl sıkılır mıyım" sorusunu getirse de, aynı zamanda şehri hızlıca tanıma, kaybolmama hissi de veriyor.
Kayıt haftası genelde ikinci bir şaşırtıcı an oluyor: üniversitenin tek bir kampüsü olduğunu düşünenler, işlemler için bir gün şehir dışındaki yerleşkeye, ertesi gün şehir merkezindeki başka bir binaya gitmeleri gerektiğini öğrenince biraz afallıyor. Yalova Üniversitesi'nin genç ve dağınık bir yapısı var; bu ilk günlerde kafa karıştırıcı gelse de, bir iki hafta içinde hangi işin nerede yürüdüğü çözülüyor ve normal bir rutine dönüşüyor.
İstanbul bağlantısı konusunda da benzer bir öğrenme eğrisi var. Gelmeden önce "bir feribotla gidilir gelinir" gibi basit bir tablo kuruluyor kafada, ama şehirde birden fazla hat olduğunu, hangi yakaya gidileceğine göre farklı iskelelerin kullanıldığını öğrenmek ilk haftaların küçük keşiflerinden biri oluyor. Bu çeşitlilik ilk başta biraz karmaşık görünse de, zamanla "hangi güne, hangi işe hangi hat uyar" bilgisi gündelik bilgiye dönüşüyor.
Şehir merkezindeki tarihi köşkler de ilk günlerde kolayca birbirine karıştırılan detaylardan. "Atatürk köşkü" denince akla hangisinin geldiği net değilken, kısa sürede bunun aslında iki ayrı yapı olduğu öğreniliyor; bu küçük karışıklık şehri tanımanın ilk adımlarından sayılabilir.
Şehrin dışına doğru yapılan ilk kısa gezilerde ise beklenmedik bir keşif çıkabiliyor karşına: merkeze yakın, pek çok kişinin ilk başta haberdar bile olmadığı Karaca Arboretum gibi bir yer, "burada aslında sakin ama zengin bir doğa katmanı da varmış" hissini güçlendiriyor.
İlk haftaların genel atmosferini bir kelimeyle özetlemek gerekirse, bu kelime çoğunlukla "sakin" oluyor; ne büyük şehrin kalabalığı ne de küçük bir kasabanın durgunluğu — ikisi arasında, kendi hızında akan bir yer izlenimi bırakıyor geride.
Yükleniyor...
