Kars İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Kars'a ilk gelişin genelde iki şekilde oluyor: ya otobüsle uzun bir yoldan sonra ya da Doğu Ekspresi'yle. İkincisiyle gelenler için şehir daha en baştan bir imgeyle özdeşleşiyor — tren ülkenin öbür ucundan kalkıp günler süren bir yolculuğun ardından burada bitiyor, ve o "varış" hissi akılda kalıyor. Kars'ı önce bir duraktan çok bir nihai nokta olarak tanıyorsun; ulusal hayalde de şehir hep bu tren-kar ikilisiyle anılıyor zaten.
Şehre adım attığın ilk anlarda dikkat çeken şey genelde hava değil, sokakların biçimi oluyor. Anadolu'nun çoğu ilinde alıştığın o dolambaçlı, kendiliğinden büyümüş doku burada yok; caddeler birbirini dik açıyla kesiyor, binalar kesme taştan, düzenli ve ağır duruyor. İlk gördüğünde "burası nasıl bir yer" diye düşünmeden edemiyorsun — sonra öğreniyorsun ki bu doku tesadüf değilmiş, şehrin bir dönem farklı bir elden planlanmasından geliyormuş. Yerleşmeden önce zihninde oluşan "doğu şehri" resmiyle bu ızgara düzeni pek örtüşmüyor, ve bu ilk şaşırma anı oluyor.
İkinci şaşırma iklimle geliyor, ama beklediğin yönde değil. Doğu Anadolu'ya gelirken kafanda "sıcak, kavurucu bir yaz" senaryosu vardır; Kars bunu tam tersine çeviriyor. Yaz aylarında bile hava serin kalıyor, akşamları ince bir mont işe yarıyor, ve bu durum ilk haftalarda insanı gafil avlıyor. Kışın neyle karşılaşacağını ise herkes bir şekilde duymuş oluyor; burada kışın uzun ve ciddi geçtiğini bilerek geliyorsun, ama bunu gerçekten hissetmek başka bir şey. İlk kar yağdığında şehrin nasıl bir sessizliğe büründüğünü görmek, sonraki aylarda neyle uğraşacağının da bir habercisi oluyor.
Şehir merkezinde ilk günlerde gezinirken karşına çıkan bir başka şey, tarihi dokunun günlük hayatın içine bu kadar sıradan biçimde yerleşmiş olması. Eski taş binalar bugün resmi kurum ya da sıradan bir dükkân olarak kullanılıyor; turistik bir vitrin gibi durmuyorlar, şehrin gerçek dokusunun parçası oluyorlar. Ani'yi henüz görmemiş olsan bile, merkezde dolaşırken şehrin bir "gezilecek yer" kimliği de taşıdığını hemen hissediyorsun — ilk ayında bir gün ayırıp oraya gitmeyi aklına koyuyorsun, çünkü şehirdeki herkes ondan bahsediyor.
Sarıkamış'a dair konuşmalar da ilk haftalarda kulağına çalınıyor; özellikle kış yaklaştıkça, oradaki kar kalitesinin başka yerlerde görülmediğine dair bir söylem herkesin ağzında dolaşıyor. Gitmemiş olsan bile bu ismi ilk aylarda mutlaka duyuyorsun, ve şehrin kış kimliğinin sadece merkezle sınırlı olmadığını, biraz ötede başka bir katmanın daha durduğunu anlıyorsun.
İlk hafta genelde bir yön bulma çabasıyla geçiyor — nereye ne kadar sürede gidiliyor, hangi cadde nereye çıkıyor. Izgara plan aslında bu konuda işini kolaylaştırıyor; dik açılarla kesişen caddeler sayesinde şehri kafanda haritalamak sanıldığından hızlı oluyor. Bu da ilk günlerin o "kaybolma" endişesini beklenenden çabuk gideriyor.
Genel olarak Kars'ın ilk izlenimi biraz "ölçülü" bir kelimeyle özetlenebilir. Şehir seni sarmalamıyor, gürültüyle karşılamıyor; ama düzenli, kendi içinde tutarlı ve nereye gittiğini bilen bir yer izlenimi bırakıyor. İlk hafta biraz sessiz ve mesafeli hissettiren bu hava, zamanla — dersler başlayıp rutin oturunca — daha tanıdık bir zemine dönüşüyor. İlk izlenimle bir ay sonraki izlenim arasında fark var: başta yabancı gelen o sakin, düzenli doku, sonradan şehrin güvenli ve öngörülebilir bulunan tarafı olarak hatırlanıyor.
Yükleniyor...
