Hakkari İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Hakkâri'ye ilk gelenlerin çoğu, yol boyunca zihinlerinde kurdukları resmi bir yerde bırakıp gitmek zorunda kalıyor. "Güneydoğu'ya gidiyorum" diyerek çıkan biri kafasında sıcak ve düz bir toprak hayal ediyor genelde; oysa yol Van'dan sonra kıvrılmaya, yükselmeye başladığında bu resim daha araçtayken dağılıyor. Şehre yaklaşırken her yönden dağların çevrelediği bir çukura iniliyormuş hissi veriyor — ve gerçekten de merkez, çevresindeki zirvelerin arasında sıkışmış gibi duruyor. Uzaktan görünen o kalıcı kar-buz örtülü kütleler ilk günlerde en çok konuşulan şey oluyor; "burada yazın bile bazı dağların tepesi beyaz kalıyor" cümlesi herkesin bir şekilde kurduğu bir cümle.
Şehre otobüsle ya da havayoluyla ulaşıp uzun bir kara yolculuğunun ardından merkeze giren biri için ilk birkaç gün genelde bir şaşkınlıkla geçiyor — beklenen sıcak, kurak bir kasaba değil, rakımı yüksek, havası daha keskin, çevresi taşlık ve dik bir yerleşim buluyor karşısında. Bu ilk fark ediş genellikle olumsuz değil; daha çok "burayı yanlış hayal etmişim" şaşkınlığı şeklinde yaşanıyor. Zamanla bu ilk izlenim yerini başka bir alışkanlığa bırakıyor: sabah kampüse giderken ya da akşam merkeze inerken dağların hep aynı yerde durduğunu, şehrin küçük olduğunu ve birkaç gün içinde ana yolları, birkaç caddeyi zaten tanımış olduğunu fark ediyor insan. Bu hızlı tanıdıklık hissi ilk haftalarda güven verici bir şey — büyük bir şehirde kaybolma kaygısı yerini "nereye gitsem biliyorum" rahatlığına bırakıyor.
İlk günlerin bir başka şaşırtıcı yanı, şehrin bir vadiye yaslanmış gibi durması. Merkezdeki bir sokaktan aşağı baktığında suyun aktığı tarafın bir hayli alçakta kaldığını, şehrin adeta bir yamaca kurulmuş olduğunu fark ediyor insan; bu, düz bir ovaya kurulmuş bir şehre alışkın olan biri için farklı bir yerleşim mantığı. İlk haftalarda bu manzara herkesin dikkatini çekiyor, sonraki aylarda ise günlük bir arka plana dönüşüyor.
Şehrin küçüklüğü ilk izlenimde iki türlü hissediliyor. Bir yanda merkezî hayatın sınırlı olduğu, kalabalık büyük şehir hareketliliğinin burada aranmaması gerektiği görülüyor daha ilk günlerden; öte yanda bu küçüklük insanı ürkütmek yerine bir tür sadeliğe alıştırıyor — nereye gideceğini bilmek, esnafı tanımaya başlamak, aynı yüzleri tekrar görmek kısa sürede gerçekleşiyor. Genel izlenim, şehrin ilk bakışta biraz ürkütücü ama aynı zamanda merak uyandırıcı bir yer olduğu yönünde; sert ve yüksek coğrafyası insanı önce temkinli davranmaya itiyor, sonra bu sertlik günlük rutine karışıp normalleşiyor.
Hakkâri'yi ilk haftalarda en iyi tarif eden kelime belki de "beklenmedik" oluyor — çünkü şehir hakkında önceden edinilmiş hemen her fikir, buraya ayak basar basmaz bir şekilde değişmek zorunda kalıyor. İlk izlenim zamanla korkudan çok bir tür merağa, sonra da alışkanlığa dönüşüyor; ilk hafta "buraya nasıl geldim" diye düşünen biri, birkaç ay sonra şehrin fiziksel çevresini artık doğal bir dekor gibi görmeye başlıyor.
Yükleniyor...
