Güzelyurt İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Uçaktan inip Lefkoşa'dan batıya doğru yol alırken pencereden dışarı bakan çoğu kişinin kafasında hâlâ bir sahil şehri beklentisi vardır — KKTC'ye geliyorsun ya, otel, deniz, öyle bir şey. Ama yol ilerledikçe manzara değişir: sağlı sollu uzanan narenciye bahçeleri, düz bir ova, ufukta Trodos Dağları'nın hafif silueti. Deniz yok, kumsal yok; bunun yerine portakal ağaçlarının sıra sıra dizildiği bir tarım toprağı var. Buraya gelenlerin ilk şaşkınlığı genellikle bu olur — "burası deniz kenarı değilmiş" fark edişi. Adı Güzelyurt Körfezi'ni çağrıştırsa da şehrin kendisi denizle değil toprakla iç içe.
İkinci sürpriz kampüsle ilgili çıkar. ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü'ne "Güzelyurt'ta okuyacağım" diyerek gelenler, ilk günlerde kampüsün şehrin tam ortasında değil, Kalkanlı bölgesinde, kent merkezinin biraz kuzeyinde ayrı bir yerleşke olduğunu fark eder. Yani üniversite hayatı ile şehir hayatı aynı sokakta değil; aralarında kısa ama gerçek bir mesafe var. Bu ilk başta biraz şaşırtabilir, çünkü zihinde kurulan "kampüsten çıkıp hemen şehre dalarım" senaryosu tam öyle işlemez — şehre gitmek küçük bir çıkış, bir plan gerektirir. Ama bu mesafe abartılacak kadar da büyük değil; birkaç gün içinde bunun günlük hayatın normal bir parçası olduğu anlaşılır.
Kampüsten kente ilk indiğinde karşılaşılan manzara da beklenenden farklıdır. Büyük bir alışveriş merkezi, kalabalık bir cadde arayan biri burada onu bulamaz; bunun yerine kendi ölçeğinde, sakin işleyen bir kent merkezi vardır. Kaymakamlık binası önündeki meydan, çarşı sokakları, biraz ileride St. Mamas Manastırı'nın çevresi — kent merkezine dair ilk tur genellikle burada döner. Buranın bir müze-kilise havası taşıması, ilk günlerde "burada tarih de var" hissini verir; büyük şehirlerin gösterişli müzelerine benzemez ama kentin kendi geçmişini sahiplendiğini anlamak için birkaç yüz metre yürümek yeterlidir.
İlk hafta genellikle bir yeniden ölçeklenme dönemidir. Geldiği şehirde metrobüsle, kalabalık caddelerle büyümüş biri için Güzelyurt'un sessizliği başta biraz boşluk hissi yaratabilir; akşam saatlerinde sokakların hızla sakinleşmesi "burada akşamları ne yapılır" sorusunu erkenden akla getirir. Ama bu sessizlik birkaç haftaya kalmadan güven verici bir şeye dönüşür — kaybolma, tedirgin olma, kalabalıkta yolunu şaşırma gibi bir kaygı yoktur. Şehrin ölçeği küçük olduğu için insan kendini çok geçmeden "artık buranın neresi ne" diye bilir hâle gelir.
Zamanla ilk bakışta "boş" görünen bu ova ve küçük kent, farklı bir ritme sahip olduğu için değerli görünmeye başlar. İlk günlerin "beklediğim gibi değil" hissi, birkaç hafta sonra yerini "aslında burası kendi hâlinde bir yer" duygusuna bırakır. Güzelyurt'u bir kelimeyle anlatmak gerekirse, en çok ortaklaşılan kelime "sakinlik" olur — ama bu, ilk günlerde biraz ıssızlık gibi hissedilip zamanla rahatlatıcı bir düzene dönüşen türden bir sakinlik.
Yükleniyor...
