Samsun İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Karadeniz'e ilk kez gelen bir öğrenci genelde kafasında bir resimle iner otobüsten ya da uçaktan: dar sokaklar, dik yamaçlar, her yer yeşil ve nemli. Samsun'a gelenlerin çoğu ilk günlerde bu beklentiyle şaşkına döner, çünkü şehir tam tersi bir manzarayla karşılıyor — düz, geniş, ferah bir zemin üzerine kurulmuş bir yer burası. Yokuş yok, yamaç yok; caddeler uzun ve dümdüz uzanıyor, ufuk açık. İki ova arasında kalan bu düzlük hissi, ilk haftalarda "Karadeniz'de olduğuma emin miyim?" sorusunu bile geçiriyor insanın aklından.
Şehre dair ilk somut şaşırma anı genelde tramvayla oluyor. Karadeniz'de raylı sistem beklemeyen biri için Samsun'un tramvayı hem pratik hem de biraz beklenmedik bir karşılama; üstüne bir de Batı Park'taki teleferiği görünce, "bu şehir düşündüğümden farklıymış" hissi daha ilk haftada yerleşiyor. Bunların ikisi de kısa sürede günlük hayatın parçası hâline geliyor, ama ilk görüşte "vay be" dedirtiyor.
Şehirle asıl ilk tanışma sahnesi ise genelde Bandırma Vapuru'nun önünde geçiyor. Kampüse yerleşme telaşı içinde bile olsan, ilk haftalarda bir şekilde o sahile uğruyorsun — bugünkü geminin birebir yapılmış bir temsil olduğunu bilmek meraklısını hiç azaltmıyor, çünkü orada duran şey zaten bir sembol olarak konuşuyor. Şehrin "19"la kurduğu bağı da orada fark ediyor insan; üniversitenin adından ilçeye kadar bu rakamın nasıl bir iz gibi dolaştığını gördükçe, buranın sıradan bir sahil şehri olmadığını daha ilk günden anlıyorsun.
Bir hafta sonu Amisos Tepesi'ne çıkanlar için ise şehir bambaşka bir katman açıyor. Teleferikle yukarı çıkıp tümülüslerin arasında dolaşmak, aşağıda Batı Park'taki Amazon heykelini görmek — tarih ile efsanenin aynı manzarada yan yana durduğu bu sahne, Samsun'a dair ilk "bu şehrin bir hikâyesi var" hissinin yaşandığı an oluyor.
Şehrin doğa tarafı da ilk izlenimi güçlendiren bir unsur. Kızılırmak Deltası'nı duyan ya da görme fırsatı bulanlar için Samsun'un yalnızca bir sahil kenti olmadığı, kuş cenneti diye anılan geniş bir doğa alanına da ev sahipliği yaptığı ortaya çıkıyor — bu da şehri "sıradan kıyı şehri" kategorisinden çıkaran bir ilk fark oluyor.
Havaya gelince, ilk şaşıran genelde yaz ayında gelen ya da hâlâ "Karadeniz'de sürekli yağmur var" beklentisiyle valizini hazırlayan öğrenci oluyor. Samsun'un havası beklenildiği kadar acımasız çıkmıyor; yağış var elbette ama sürekli bir ıslaklık hissi yerine daha ölçülü, daha kesintili bir yağmur düzeniyle karşılaşıyorsun. Kışın gelenler ise havanın gün içinde birkaç kez değişebildiğini, sabah çıkarken güneşli görünen bir günün öğleye doğru bambaşka bir hâl alabildiğini ilk haftalarda öğreniyor — bu da şehre dair "burada hava tahmini biraz temkinli takip edilmeli" izlenimini bırakıyor.
Bütün bu ilk temaslar üst üste bindiğinde ortaya çıkan izlenim şu: Samsun, kafandaki "tipik Karadeniz kasabası" resmini daha ilk haftada bozan bir şehir. Düzlüğü, tramvayı, tarihî katmanları ve doğasıyla beklenenden daha geniş nefesli bir yer olduğunu hissettiriyor — ve bu ilk şaşırma, zamanla yerini şehri tanıdıkça daha sakin, daha yerleşik bir aşinalığa bırakıyor.
Yükleniyor...
