Gümüşhane İlinde İlk İzlenimler ve Atmosfer
Gümüşhane'ye ilk kez gelenlerin çoğu, otobüs Trabzon tarafından Zigana'yı aşıp tünelden çıktığı anda bir şaşkınlık yaşıyor. Doğu Karadeniz'e geldiğini bilen biri kafasında yağmurlu, nemli, yemyeşil bir manzara kurmuştur genelde; oysa tünelden çıkıp ilk yokuşu indiğinde karşılaştığı hava kuru, sert ve dağların keskin hatlarıyla çevrili. Deniz kokusu yok, çay bahçeleri yok — bunun yerine yüksek, açık bir gökyüzü ve ciğerlere farklı gelen bir hava var. Bu ilk fark, şehri tanımaya başladığın ilk cümle oluyor genelde: "Burası Karadeniz ama başka bir Karadeniz."
Şehri ilk gördüğünde dikkat çeken ikinci şey ölçek oluyor. Otobüs vadiye indikçe şehir, sağda solda dağlarla kuşatılmış dar bir şeritte beliriyor; bina sıraları ovaya değil, çayın iki yanına, uzayan bir hat boyunca dizilmiş. Büyükşehirden gelenler için bu alışılmadık: geniş bir merkez yerine uzun ama dar bir yerleşim var, ve bu ilk bakışta şehri olduğundan küçük gösteriyor. Birkaç gün içinde merkezin sınırlarının ne kadar çabuk öğrenildiğini fark ediyorsun — yön bulmak için harita açmaya neredeyse hiç gerek kalmıyor, çünkü şehir zaten kendini tek bir eksen üzerinde sunuyor.
İlk haftalarda insanı biraz düşündüren bir başka ayrıntı da şehrin büyümüyor, tam tersine küçülüyor olması. Bu gözle görülür bir "terk edilmişlik" hissi yaratmıyor ama sokaklarda, dükkânlarda bir sakinlik, bir yavaşlık olarak hissediliyor. Kalabalık büyük şehirlerin gürültüsüne alışkın biri için bu ilk başta biraz ıssız gelebilir; zamanla bu sakinliğin yormayan bir tarafı olduğu da fark ediliyor, ama bu daha çok başka bir konunun hikâyesi.
Ulaşım konusunda ilk izlenim genelde önyargıyı bozan türden oluyor. Gümüşhane'ye "dağların arasında sıkışmış, ulaşılması zor bir yer" diye gelenler, Zigana'dan artık eskisi gibi kar-boran kesintileriyle değil, uzun bir tünelin içinden geçerek geldiklerini fark ediyor. Bu, şehri ilk kez ziyaret edecek aileler için de rahatlatıcı bir ayrıntı: Trabzon tarafından gelişin eskisi kadar riskli, hava şartlarına bağlı bir yolculuk olmadığı hemen anlaşılıyor. Yani "izole dağ kasabası" beklentisiyle gelenler bu beklentiyi ilk yolculukta kırıyor.
Şehir merkezinde birkaç gün geçirdikten sonra kulağına bir şekilde çalınan bir şey daha var: bugünkü Gümüşhane'nin, tarihte bambaşka bir yerde, biraz daha yukarıda kurulu olduğu. Merkezin hemen yakınında, terk edilmiş taş evleri ve minaresiz camisiyle duran eski şehrin varlığı, ilk izlenimin üzerine sonradan eklenen ve şehri sıradan bir taşra merkezinden ayıran bir katman oluyor — merak uyandıran, sonra ziyaret edilen bir yer olarak akılda kalıyor.
İlk haftaların genel havası güvensizlik değil, daha çok bir "küçüklüğe alışma" süreci. Şehir kalabalık değil, hızlı değil, göz alıcı bir merkezi yok; ama tehlikeli ya da ürkütücü bir yer izlenimi de vermiyor. Gümüşhane'yi ilk gören birinin aklında kalan kelimeyi seçmesi gerekse, bu kelime muhtemelen "sakin" değil, daha çok "beklenmedik" olurdu — çünkü şehir, kafandaki Karadeniz ile Doğu Anadolu klişelerinin ikisine de tam oturmuyor, kendine has bir ara bölgede duruyor.
Yükleniyor...
