Sinop İlinde Kültür ve Sanat
Sinop'ta kültür hayatının ağırlık merkezi, büyük şehirlerdeki gibi sürekli açılan sergi ya da art arda gelen konser takvimi değil; şehrin kendi tarihiyle kurduğu bir bellek ilişkisi. Bunun en somut hali Tarihi Sinop Cezaevi. Kale surlarının içine sıkışmış bu yapı artık bir müze, ve buraya gelen her öğrenci er ya da geç oraya bir kez gidiyor — bazen dersle ilgili bir ödev için, bazen sadece hafta sonu ne yapsak diye düşünürken. İçeride hücreler, dönemin koşullarını anlatan canlandırmalar var; Sabahattin Ali'nin burada tuttuğu koğuş ve "Aldırma Gönül" şiirini burada yazdığı bilgisi, mekânı sadece eski bir hapishane olmaktan çıkarıp edebiyatla kurulan bir bellek yerine dönüştürüyor. Türkçe veya tarih derslerinde adı geçen bir ismin izini gerçekten yürüdüğün taşlarda görmek, şehirdeki ilk "burada bir şeyler oluyormuş" hissini veren an oluyor.
Şehrin bir diğer kültürel imzası çok daha eski bir katmandan geliyor: Diogenes. Kent girişindeki heykeli — fenerli, fıçının üzerinde, köpeğiyle birlikte — felsefe veya sosyal bilimler okumak için buraya gelen biri için sadece dekoratif bir obje değil, şehrin kendini tanımladığı bir referans noktası. Sinop'un dünyaya "burada bir filozof doğdu" diye bakması, kentin küçük ölçeğine rağmen kendine dair bir entelektüel iddiası olduğunu hissettiriyor; bu iddia günlük hayatta sık sık karşına çıkmasa da, şehrin kimliğine dair sorulan sorularda hep bir yere oturuyor.
Zanaat tarafında öne çıkan şey kotra, yani elle yapılan gemi maketleri. Merkezdeki dükkânların vitrinlerinde bu küçük ahşap teknelerin sıralandığını görmek, yürüyüşe çıktığında alıştığın bir manzara oluyor. Bunun coğrafi işaretle tescillenmiş bir zanaat olması, kentin denizcilik geçmişiyle bugünkü gündelik dokusu arasında hâlâ canlı bir bağ olduğunu gösteriyor — ders çıkışı arkadaşlarla merkezde dolaşırken bu dükkânların önünden geçmek, şehrin hikâyesiyle tesadüfen karşılaşmak gibi bir şey.
İki yılda bir düzenlenen Sinopale, şehrin daha güncel sanatla buluştuğu asıl pencere. Bienal dönemine denk gelirsen, kampüs dışında ciddi bir sanat etkinliğiyle karşılaşmanın ender fırsatlarından birini yakalamış oluyorsun; sergilerin cezaevi gibi tarihî mekânlarda kurulması, çağdaş sanatı şehrin kendi belleğiyle iç içe geçiriyor. Bienalin gönüllülükle ve yerel destekle yürüdüğü söyleniyor, bu da etkinliğe büyük şehirlerdeki kurumsal bienallerden farklı, daha yerel ve samimi bir hava katıyor. Ama bienal her yıl değil iki yılda bir olduğu için, bunu şehrin sürekli bir kültürel nabız kaynağı gibi düşünmemek gerekiyor; aradaki dönemlerde kültürel hayat daha çok üniversitenin kendi etkinliklerine, küçük söyleşilere ve mevsimlik hareketliliğe bağlı kalıyor.
Büyük şehirden gelen biri sürekli değişen sinema vizyonu, sık konser takvimi ya da kalabalık tiyatro sahneleri arayacaksa burada bir boşluk hissedebilir; Sinop'un kültürel zenginliği nicelikten çok, sahip olduğu birkaç güçlü ve özgün referansın derinliğinden geliyor. Cezaevinin edebi belleği, Diogenes'in felsefi mirası, kotra zanaatının gündelik görünürlüğü ve Sinopale'nin dönemsel canlılığı bir araya geldiğinde, şehir küçük olmasına rağmen kendine dair anlatacak gerçek bir hikâyesi olduğunu hissettiriyor.
Yükleniyor...
