Girne İlinde Kültür ve Sanat
Girne'de kültür dediğin şey genelde ders çıkışı yürüyerek ulaşabildiğin bir şey — bu yönüyle şanslı bir şehir. Kale ve hemen yanındaki liman şehrin tarihî çekirdeğini oluşturuyor; Bizans'tan başlayıp Lüzinyan, Venedik, Osmanlı, İngiliz izlerinin üst üste bindiği bu yapı, ilk haftalarda "bir bakayım" diye girip sonra arkadaş ziyaretlerinde tekrar tekrar dönülen bir yer oluyor. Kale içindeki Batık Gemi Müzesi ise Girne'ye özgü, başka hiçbir yerde rastlanmayacak bir çapa — binlerce yıl önce batmış bir ticaret gemisinin özenle korunmuş hâlini görmek ilk seferinde gerçekten şaşırtıyor. Yılda bir kez uğrasan bile şehrin tarihiyle kurduğun bağ bu iki durakla başlıyor.
Kampüsün dışına çıkıp vakit ayırmak isteyenler için Bellapais köyü bilinen bir rota. Beşparmak Dağları'nın eteğindeki manastır, hem mimarisiyle hem de Lawrence Durrell'in oradan bahsettiği edebiyat bağlantısıyla anılıyor; hafta sonu bir grup arkadaşla manastırın avlusunda oturmak, merkezin telaşından kısa bir kaçış gibi geliyor. Biraz daha yükseğe, dağın tepesine çıkmak isteyenler için St. Hilarion Kalesi var — Girne Boğazı'na hâkim konumuyla, özellikle net havalarda manzarası için gidilen bir yer. İkisi de günübirlik, ders programına sığacak ölçekte; büyük bir organizasyon gerektirmiyor.
Şehrin kendi ürettiği etkinliklere gelince, Girne Belediyesi'nin düzenlediği Zeytinlik Zeytin Festivali burada yaşayan öğrencilerin çoğunun bir şekilde duyduğu, hatta bazılarının gidip gördüğü bir gelenek. Yerel bir festival olması, şehrin turistik yüzünün dışında kalan, yerleşik halkın günlük kültürüne dair bir pencere açıyor — kortej, müzik, yöresel ürün standları gibi unsurlarla küçük ama samimi bir atmosferi var. Böyle etkinlikler büyükşehirlerdeki festival yoğunluğuyla kıyaslanmayacak ölçekte kalıyor elbette; ama Girne'de "şehir hayatına dahil olma" hissi genelde böyle küçük, tekrar eden buluşmalar üzerinden kuruluyor.
Sinema, tiyatro ya da düzenli konser anlamında büyük şehirlerdeki çeşitliliği burada aramamak gerekiyor; bu şehrin güçlü yanı kalabalık bir sahne takvimi değil, tarihî dokusuyla iç içe yaşamak. Kale avlusunun yaz aylarında zaman zaman etkinliklere ev sahipliği yapması, üniversitelerin kendi bünyesindeki kültürel programlar dışında şehrin sunduğu ek bir katman oluyor. Büyükşehirden gelen biri ilk başta bu sadeliği eksiklik gibi hissedebilir, ama zamanla kale duvarlarının, liman kıyısının ve dağ yamacındaki manastırın kendisi bir tür günlük kültür deneyimine dönüşüyor — sürekli yeni bir şey aramak yerine, aynı tarihî dokuyla farklı mevsimlerde, farklı ruh hâllerinde tekrar tekrar karşılaşmak gibi bir şey bu.
Yükleniyor...
